Gazap Üzümleri

Gazap Üzümleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

 John Steinbeck’in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939’da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı. Tüm dünyayı etkileyen “Büyük Buhran” döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor.

Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanlığın direncini ve onurunu çarpıcı bir dille anlatan, kapitalizmi iliklerine kadar eleştiren Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biridir.

Gazap Üzümleri Alıntıları – Sözleri

  • Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık.
  • “Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık…”
  • Yaşamayan insanlara cennet umudundan nasıl söz edilebilir?
  • “Umutlarının öyle fazla coşmasına izin vermezsen, hayal kırıklığına uğramazsın.”
  • “Umutlarının öyle fazla coşmasına izin vermezsen, hayal kırıklığına uğramazsın.”
  • Aklımın içinde adım atacak yer yoktu.…
  • Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben. Biz artık geçmiş zamanız.
  • “Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık.”
  • Dün gece Weedpadch’teki vaıza gitmiştim. Biliyor musunuz papaz ne dedi: “Bu kampta fenalık kol geziyor” dedi. “Fakirler, zengin olmaya çalışıyorlar” dedi. “Ve günahları için ağlayıp sızlayacakları yerde, birbirlerine sarılıp dans ediyorlar” dedi ve, “Burada vaıza gelmeyen herkes günahkardır, kafir oğlu kafirdir!” dedi. Papazı dinleyince, insan rahat ediyor. Neyse ki bizim günahımız yok. Biz dans etmedik.
  • “Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben… biz artık geçmiş zamanız. Bir anlık öfke, binlerce sahne… oyuz biz.”
  • Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben. Biz artık geçmiş zamanız.
  • İnanç kuşunu fazla yükseklere uçurmazsan, solucanlarla birlikte sürünmezsin.
  • “Sıfır beklenti sonsuz mutluluk..”

Gazap Üzümleri İncelemesi – Şahsi Yorumlar

“Steinbeck VS Kapitalizm”: Belirli bir üne kavuşmuş, dillerden düşmeyen kitapları okumak daima tehlikeli bir durumdur. Beklentiyi zirve çıkardığınız için normal şartlarda sizi tatmin edecek kitap, beklentileriniz müsebbibiyle sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Sayfaları değiştirken hep böyle etkisi altında kalacağınız şeyleri okumayı beklersiniz. Bir nevi dine inanmak için mucize bekleyen insan haline dönersiniz. Derken sayfalarda sona gelirsiniz, çevirecek sayfa kalmayınca, kitabın o kalın arka kapağına denk gelince ağzınızdan bir cümle dökülür: “Yahu bu muymuş!” O esnada Arka fonda ise dilediğiniz hüzün dolu fon müziği çalabilir. Ben genelde Ezel dizisinin fon müziğini tercih ederim 😀 Evet, şu an bir kitap incelemesi okuyorsunuz. İncelemeyi okuyan okurlar henüz kitapla ilgili bir şeyler okuyamamış olmanın verdiği gerginliği yaşıyorlardır muhakkak. O nedenle kendime küfür ettirmeden asıl söylemek istediğimi, vermek istediğim mesajı sizlere söyleyeyim. “Sadece roman okumak isteyen, sadece macera isteyen, akıcı bir olay akışı isteyen kişiler için bu kitap bir hayal kırıklığından ibaret olabilir.” Bu nedenle yeni roman okuyacak ya da sadece roman okumak isteyenlere bu romanı önermek tehlikeli olabilir. Amma velakin… Kitabın vermek istediği mesajla ilgilenen,  Dünya düzeninin, Kapitalizmin olumsuz sonuçlarını görmek isteyen kişiler için ise bu kitap bir başucu kitabıdır. Okumaya doyamayacağı bir kitaptır. Bu durumu ilerleyen paragraflarda daha açık şekilde anlatmaya çalışacağım lakin formalite icabı kitabın konusundan ve mümkün mertebe spoilersiz bahsedeceğim.  Eserlerinin genelinde işçi yaşamını ve toplumsal konuları dile getirmeye çalışmıştır. Hayatının gerçeklerini, özellikle Amerika’nın kendisinin yaşadığı dönemdeki ekonomik bulanımı ve bu bunalımdan kaynaklanan toplumsal dramı, halktan seçtiği sıradan kişiler üzerinde anlatmaya çalışmış, bir tablo şeklinde bizlere göstermiştir. Nitekim bu kitapta da bu durum değişmemiştir, tıpkı Fareler ve İnsanlar’da olduğu gibi gözümüze soka soka anlatmıştır. Gazap Üzümleri Steinbeck’in 1939 yılında yayınladığı ve sonrasında Pulitzer Ödülü’nü kazanmış bir eserdir. Bu romanında Steinbeck, Amerika’da 1930’lu yılların ekonomik kriz dönemlerini, insanlığın dramını etkileyici bir dille anlatmaktadır. Joad ailesinin özelinden, genele yansıyan bakış açısıyla emekçi insanları konu alan kitap, dünyanın önde gelen ve en çok okunan klasiklerinden biri olmuştur. Kitapta, küçük toprak sahiplerinin bankalar ve tüccarlar tarafından aldatıldığı, insanların kuraklık, yoksulluk, zorbalık veya sadece açlık yüzünden evlerini terk etmek zorunda kaldığı ve 1930’larda 3 milyon insanın Kaliforniya’ya yeni bir yaşama başlamak için yerleştiği zor yıllarda, bireysel ailenin parçalanışı anlatılırken aynı zamanda bütün göçmenlerin de tek bir aile haline gelişi vurgulanmaktadır. Girişte bahsini yaptığım konuya gelmek istiyorum. Evet, mükemmel bir eserdir Gazap Üzümleri, unutulmaz bir eserdir, okunması ve okutulması gereken bir eserdir lakin kitap bazı noktalarda çok ama çok durağan. 556 sayfalık bir roman olmasına karşılık kitabı okuduktan sonra bahsini yapacağımız olaylar pek azdır. Bunun sebeplerinden birisi de Edebiyatımızda Yaşar Kemal’de gördüğümüz tasvirlerdir. Evet, çok harika tasvirler yapılmıştır lakin bu bazı noktalarda olayın akışına doğrudan etki etmiş, kitabı durağanlaştırmıştır, zannımca. Lakin benim gibi okurlar; yani sadece roman okumamış olmayı tercih eden, akışı olayı sadece süs olarak gören okurlar için bu durum öyle göze çarpmaz. Bir bakıma belgeseli izlemek değil de, okumuş gibi oluruz. Oralarda kendimizi yaşıyormuş gibi hissederiz, kahraman dolaştıkça biz de dolaşmış gibi oluruz.. Bahsini yapmak istediğim diğer bir husus ise kapitalizm. Kapitalizmi eleştiren, tabiri caizse yerden yere vuran bir kitaptır Gazap Üzümleri. Yoksulluğun, alt-üst çakışmasının, emeğin ucuz ekmeğin pahalı olma durumunun çok ama çok iyi işlendiği bir kitaptır. Kitabı okurken ya da okuduktan sonra yemek yerken mesela, Tom da olsaydı, ailesi de olsaydı; onlar da yemek yeseydi diyeceksiniz. Uyumadan önce başınızı yastığa koyduğunuzda, flörtünüz yoksa şayet düşüneceğiniz şey Tom ve ailesinin yastık bulamayıp giysilerinin üstünde uyuduğu olacak. Markete gittiğinizde şeker isteyen çocuk gördüğünüzde aklınıza Tom’un babasının çocuklara şeker aldığı olay gelecek. Çok etkisinde kalacağınız bir kitap olacaktır.. Bendeniz K. yüksek müsadelerinizle aşağıya kitabın son sahnesini bırakarak kaçıyorum, esen kalın. Kitaplı ve bol paralı bir hayat geçirmeniz dileğiyle… https://youtu.be/srSWM-sVaRM (Kadir Tribbiani)

BU KİTABI OKUMAYAN KALMASIN!!!: “Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?” Franz Kafka’nın dediği gibi bu kitap beni sarstı, beni fazlasıyla rahatsız etti. Duyguların, kelimelerle damara enjekte edildiği kitaplardan bu. Beton yolun iki yanı, birbirine dolaşmış kuru otlardan bir şilteyle  kaplı gibiydi. Her birinin uçlarında ya köpeklere takılmayı bek­leyen yulaf kılçıkları, ya at toynaklarına sırnaşmaya heveslenen  yüksük otları, ya da koyun yünlerinin belası pisi otları hazırdı.  Uyuyan hayat, dağılmanın, yayılmanın fırsatını kolluyordu.  Her tohumda dağılma yetenekleri yaratılıştan vardı. Kıvrık ok­lar, rüzgar için minik paraşütler, ufak mızraklar, dikenler …  hepsi de kendilerini taşıyacak bir hayvan, bir pantolon paçası,  bir kadın eteği bekliyordu. Hepsi pasifti ama harekete geçecek  donanımları da hazırdı. Hareketsizdiler … ama birikmiş hareket  yüklüydüler.(s. 19) Kitabın başındaki yaşadığı yerin tasviri ve bu alıntıdaki gibi, geçişlerdeki dinlendirici küçük bölümler bana Yaşar Kemal’i hatırlattı. Aynı tarz, olayların yaşandığı dönem aynı ve çekilen zulümü de göz önüne alırsak iki eserin birbiriyle birçok bağlantısı var gibi. Aynı tarz ve yaşananların izlerini takip ederek ulaştığımız şey bize insanın ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. İnsanın insana yaptığını bu dünyada başka hiçbir canlı diğerine yapmaz. Tom Joad’ın adımlarıyla başlayan kitabımızda birçok etkileyici konudan bahsedilmiş ama asıl mesele bence aile olabilmenin zorluğu. Anne tabii ki bu zorluğun üzerinden gelebilecek en güçlü kişi. Zor zamanlarda aldığı doğru kararlar ailenin dağılmasını ve kötü duruma düşmesini engellerken, yaptığı fedakarlıklar sayesinde birbirine sımsıkı sarılan bir yumak insan görüyoruz. Dönemin şartlarının altında ezilen halkın geçim derdi, toprak biçer gibi kıtlıktan insanların biçilmesi ve gözü doymaz insanların, bankaların avucuna düşmüş biçare insanlar. Metrobüsler, otobüsler günümüzün işçi kuluçkası. Servis beklenen köşebaşları bundan yüzyıllar öncesinin köle pazarları gibi. İşine mutlu giden var mı cidden? Ordaki asıl yüzlerin kaçı verimli çalışabilir ki bu şartlar altında. Kitabımız yüz yıl önce yazılmış ama aynı şeyi anlatıyor. Metrobüste yolculuk yaparak asgari ücret için çile çeken işçiler = birkaç hasat mevsimine denk gelip üç beş kuruş kazanıp boğazlarından biraz hamur ya da bir parça et geçsin diye yaşam mücadelesi verenlerin mücadelesi. Bir düşünün aile denen kavram nedir? Günümüzde aile olan bireyler çalışıp geçinmeye çabalamaktan başka ne yapıyor ki? Hee Reina’da İnferno Aura’daki BRİDE partisi düzenleyen ailelerden bahsetmiyorum burda(siz de onlardan değilsiniz herhalde).Kıt kanaat geçim derdinden ne birlikte sosyalleşip tatile çıkmaya, yeni yerler, yeni hayatlar keşfetmeye vakitleri var ne de imkanları. Çocuğuyla vakit geçirip onun büyümesini seyreden kaç aile var etrafınızda? Ana baba olarak çalışmaktan, yaşamaya fırsat bulamayan insanlar topluluğu, yani modern köleler. Kayınvalideler-anneler olmasa torunlara bakıcı bulmakta ayrı bir dert tabi. Oysa aile toplumun en küçük yapı taşıdır. Ve bu taşlar sayesinde halk oluşur, ulus oluşur, devlet oluşur. E bu aile içindeki yaşam bıçak kemiğe dayanmış halde yaşanarak nasıl sağlam bir toplumun temelini oluşturabilir ki bir düşünün. Size güncel bikaç örnek veriyim. Kendiniz de erken kalkarsanız görürsünüz. Kendi bulunduğum çevrede 8.00’da işte olmak için sabah 6.00 da kalkıp otobüsle yol çeken insanlar var. Metrolarla İstanbul trafiğini, büyük şehirlerin çilesini ise hiç sormayın. Peki ne için bunca dert? Çalıştığımızın karşılığı nerde derseniz onu da söyliyim. Manavın önünden geçerken meyve sebzeleri görüp canı çekmesin diye çocuğunun gözlerini kapatan babanın çaresizliğinde. https://m.haberler.com/intihar-girisimindeki-issiz-babanin-sorusuna-polis-7121420-haberi/ Ölen oğlunu saatlerce yol yürüyerek şehre çuval içinde götüren babanın imkânsızlığında. https://www.google.com/amp/www.milliyet.com.tr/amp/gundem/oglunun-cenazesini-cuvala-koyup-sirtinda-tasidi-1832362 Bunlar gibi daha onlarca örnek var. Biz yüz sene önce yazılmış bu eserdeki trajedileri günümüzde yaşıyoruz. Söyleyecek çokta fazla söz yok aslında bu konuda. Ama daha acı şeyler de var. Kısır döngü. Kapitalist sistemin zengini daha çok zenginleştirip, fakirinse kıçındaki dona göz koyacağı, soyup iyice soğana çevireceği adi sistemin eseri. Devletin holdinglerin, milyon dolarlık transferler yapan spor kulüplerinin, kan emici müteahhitlerin borçlarını silip asgari ücretle çalışan işçinin vergi dilimini yükseltmesi ve kazandığımız paranın daha bizim elimize geçmeden suyunu çekmesi… Alım gücünün azalıp vergilerin  ve hayatta ihtiyacımız olan her şeyin fiyatının durmadan yükselmesi. Halkı çalışmaya muhtaç kılması, düşünmeye fırsat vermemesi ve koyunlaştırıp gütme politikası buna en güzel örnektir. SON DAKİKA İncelemeyi yazdım ve paylaşmayı düşünürken TV de yeni bir haber… Tatil vergisi. Tatilde otellerde kalanlardan konaklama vergisi alınacak. Otelin yıldızına ve kalınan güne göre 8 tl ile 16 tl arası günlük vergi alınacak :))) Hoş geldiniz. Yeni ülkemiz “Vergiye” KİTABI OKUYANLAR İÇİN BİR ESER https://vintagebillboard.com/2019/06/13/hucrede-babasini-emziren-kadinin-hikayesi/ Kitap dediğin böyle olur işte. Pulitzer ödülünü de kapıp götürür. Küçük Tom Joad, Annesi ve Peder’in sırtına yüklenmiş bir kitaptı. Dilliyle, olayların akışıyla, okuyucuyu düşünüp geçişlerde hafif ve rahatlatıcı betimlemelerle süslemesi, karakter yoğunluğuna rağmen pürüzsüz anlatımla. Yazarın içtenliğine diyecek laf yok. Duygu ve düşüncelerini, bileklerini kullanıp kalemle, kağıda akıtmış. Bu tamamen yazarın kalitesinin eseri. Fareler ve İnsanlar’dan sonra okuyup beğendiğim 2. eseri. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. (Ayhan GÜVEN)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx